En aktif film sitesine hoşgeldiniz...
Recent Movies
köse yazilari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köse yazilari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zihniyet kavgasında taraf olma zamanıdır

İnsanlar, ülkesinin genel durumunu etkileyen konularda bir şeyler yapmak ister.
Bunu ya kendi çıkarları ve kişisel beklentileri karşılamak, tatmin olmak için ister ya da sadece ülkesinin bulunduğu durumda kendisini ülkesine borçlu hissettiğinden “üstüne düşeni yapma”, “görevini yerine getirme” dürtüsünden ötürü bir şeyler yapmaya çalışır.
Bu iki tip insandan birincisine Tip 1 ikincisine de Tip 2 diyecek olursak;
Tip 2’de şahsi çıkar, makam ve menfaatin yeri yoktur.
Çünkü bu tarz beklentileri, düşünceleri ile çelişkili bulur.
Kalben yapmak istediklerinden ziyade mantıken yapılması gerekenler daha önceliklidir.
Yani mesele “yapmak istemek” değil, “yapılması gereken”dir O’nun için.
Çünkü ülke yangın yeridir.
Ve Mustafa Kemal’in tabiri ile “içinde bulunan şartlara rağmen nazariyatla, münakaşayla” yeterince vakit geçirilmiştir. Geçirilmeye de devam etmektedir.
İlk başta “Ne yapmaya çalışıyor bunlar?” sorusu oluşur Tip 2’de, Tip 1’lere yönelik.
Çünkü “Biz paradigması” ile yoğrulan insan, kitleselleş(e)meyen bireysel hamlelerin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini -şahit olarak- defalarca görmüştür.
Enerjinin örgütlenmede kutsal olduğunu, kaybolan enerjinin geri dönüşünün zor olduğunu bilir. Bir kişinin enerjisinin herkesi olumlu etkileyebileceği gibi, olumsuz etkileyebileceğini de bilir.
Biraz da olayın bilimsel yönünü araştırmışsa, “olumsuz enerji”nin olumlu enerjiye nazaran çok daha kolay yayılacağını bilir.
Öğrendikçe ihanet gibi gelir Tip 2ye; Tip 1’in yaklaşımı.
“Nasıl yapar?” sorusunun yerini, “Neden yapar?” sorusu almaya başlar belli bir süreden sonra.
Şaşkınlığın yerini öfke alır. Pervasızlıkla harmanlanan bencillik, Tip 2’lere “Yok artık!” dedirtir.
Tip 1’in amacı doğrultusunda yürürken “sıvazlanması”, içinde bir noktada bulunan zehrin tüm düşüncelerine yayılmasına yol açar.
Ego büyür, hırstan beslenir.
Kompleksler devreye girer.
“Diyalektik” düşünce, kişiliğe tehdit gibi algılanmaya başlanır.
Etrafta “bilen” kişi istemez. “Denetleme mekanizmaları”nı yel değirmenleri olarak görür, öyle bir Don Kişot’luğa soyunur ki, Cervantes bile şaşırır.
Tip 2 içinse kişilerin savunduğu değerlere katkı sağlayıp sağlamadığı esas olandır.
Eğer katkı sağlıyorsa mücadelede olmalıdır.
Kendi bireysel hissiyatları uğruna “katkı” verecek birisini kaybetmek, dava için de kan kaybıdır Tip 2’ye göre.
Ve de öyle bir kayıp yaratma haddini ve hakkını kendinde görmez Tip 2.
Tip 1, mevcut anlayışıyla kendi “dikensiz gül bahçesi”ni yaratmaya koyulur.
Kafası rahatlar. Kafasının rahatlığı, davasına katkı sağlayacak insanların önüne engel çıkarma ihtimaline göre ağır basar.
Belki de terazisi bile yoktur. İsteklerini sadece tek taraflı kantar tartar.
Ve harcanır emek, çalınansa vatandandır çoğu zaman.
***
Tip 1’e en büyük örnek, ülkenin başındadır. Fakat o tipten belki de en çok, onun karşı cephesinde vardır.
Bugün Türkiye’de birçok örgüt, sendika hatta parti bu durumdaysa, sebebinde Tip 1 yaklaşımın payı çok fazla.
Ve bir ilave daha:
İlgi, çağımızın hastalığıdır. En ufak bir zafiyette, Tip 2’den Tip 1 de yaratır, hem de çok kısa sürede. Çokça yaratmıştır geçmişte. Yaratmaktadır hala bu-günümüzde.
Sakınmakta fayda vardır.
***
Bu bir yüzleşme yazısıdır.
Bu bir zihniyet kavgasıdır.
Yani; üretenle üreteni tüketmeye çalışanın kavgası.
Ve artık, karar verme aşamasıdır.

Çünkü Milletin kaderini, yine milletin azim ve kararlılığı kadar, milletin bireysel çıkarlarını törpüleyebilme azmi belirleyecektir.
Ya bu ülke geçmişinden ve bugününden ders alıp, yarını kurtaracaktır.
Ya da geçmişini bile arayacaktır.
 Bu yüzleşme, “Milli” tüm unsurların ortak bir “irade” gösterme isteğinin olmazsa olmaz ilk şartıdır.

Çünkü O sözler hala geçerliliği korumakta, tarih tarafından da önümüze -ders alalım diye- dayatılmakta:

Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliğin altında şunun bunun şerefi de parça parça olur! Biz o genel şerefi kurtarabilmek için, harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğruna feda ettik. Bunu anlamayıp da milleti kendi kafalarına göre idare etmeye kalkışan kuvvetler, artık bir beladır. Bela çekmeye de artık milletin tahammülü kalmamıştır”
Mustafa Kemal Atatürk / 1919

Çağdaş BAYRAKTAR
21 Aralık 2013

Sizi bilmem ama insan zekasıyla bu kadar alay edilmesi benim zoruma gidiyor...

Sosyal medyada kaç gündür freni patlamış kamyon gibi sabahtan akşama kadar şamata yapılıyor. Gezi eylemlerinden beri ortalarda görünmeyen “orantısız zeka” gene işbaşında!! Durun yahu, biz 16 Kasımdan beri sanki başka bişey konuşuyorduk. Konu PKK, Barzani, Tayyip, Kürdistan falan mıydı?

Bakın Türkiye’de neler oluyor;

Boğaziçi Üniversitesi Fener Rum Patriği Bartholomeos’a “Fahri Doktora” unvanı verdi. Tören sırasında yapılan sunumda ve ödül töreni takdiminde “Ekümenik Patrik” vurgusu özellikle yapıldı. Türkiye Cumhuriyetinin doğum belgesi olan Lozan Anlamşasıyla kaldırılan bu ayrıcalık güzide üniversitemizin vatanperver!! akademisyenleri tarafından çiğnendi.

Törene Türkiye karşıtı her etkinlikte olduğu gibi ; Ermeni Patrikliği Başepiskoposu Aram Ateşyan, Türkiye Musevi Cemaati Hahambaşı İshak Haleva, ABD ve İsrail'in İstanbul Başkonsolosları katıldı.

Güneydoğu’da üniter yapının teminatı olan Anayasa ve egemenlik hakkımıza, Batıda varlığımızın ve devamımızın teminatı olan Lozan Anlaşmasına her gün tecavüz edilirken kayıkçı kavgası sizce de gereğinden fazla oyalayıcı olmadı mı?

Sizi bilmem ama insan zekasıyla bu kadar alay edilmesi benim zoruma gidiyor...
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiomu2Aj9PnO5Cs8PAatvGknQ3hezlPAVNrDbjKQxx5VWXWfLFDHUrKOFSZ2ZPlE_FvgLfKTz20MF7QBCxMJglAjwqgSi67c1-tXvurVEoFdnhKWdcztslfJbuKtjEL6jKZiw4mJ0446wE/s1600/1510522_779525835396390_1007517303_n.jpg

MHP Genel Başkanı Bahçeli Balıkesir’de konuştu.Sevr, dedi, Sevr… Sevr neydi?

Kim isterse Türklüğü vursun Türkiye’den başlar.

Özdemir HÜRMÜZLÜ
İster istemez Türkiye Cumhuriyet dünya Türklerinin en büyük merciidir. Kim isterse Türklüğü vursun Türkiye’den başlar.

Çok üzücüdür ki bugün Türkiye Cumhuriyet’inde Türklük tartışılıyor, birisi Türklüğü ayaklar altına alıyor, diğeri Türk bayrağını değiştirip neymiş efendim Türkiye bayrağı getirmek istiyor ve sonunda birisi çıkıp Türk ırkı diye bir şey yok diyor.

Bugün Türkiye Türklüğünü savunmak dünyada nerede Türk varsa hepsinin milli görevidir, zira Türkiye Cumhuriyeti dünyanın sayılı başarılı devletlerinden biridir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı bölgede Müslümanlık var mıydı? Bugün Sevr antlaşması kabul edilseydi Türklerin, Müslümanların durumları ne olacaktı?

 Acaba Türklüğe karşı çıkanlar yukarıdaki soruları kendilerine sordular mı?

Gerçekten böyle soruları sorma zamanı gelmiştir ve bu soruların yanıtını bilenleri bu topraklara Türk milletinin şanına yakışan bir şekilde sahip çıkmaları gerektiğini diye düşünüyoruz.

Türk adında bir milleti var olup olmadığı sorusuna yanıtını arayanlar Fatih Sultan Mehmet’in Kızılelma ülküsünü Avrupa’ya yaymak için İstanbul’u fetih tarihinde bulur, Türklerin millet olup olmadığı sorusuna yanıt arayanlar gidip Ankara’da Anıtkabir’de yatan Atatürk’ün silah arkadaşlarıyla kazandığı olağanüstü zaferleri görsün. Bunu da mı inkâr edecekler?.

Ama hiç kimse kusura bakmasın bugün Türkiye’de yaşananlar kurtuluş savaşında kaybedenlerin torunları çıkıp yeniden Sevr antlaşmasını Türk milletine empoze eden zihniyettir.

Kaldı ki bugün gelinen kötü durumda elbette özellikle Türk aydınlarının payı var, yıllarca hep sağcı solcu diyen boş yere mücadele verildi, yıllarca dökülen Türk yiğit kanı hep karşıtlara yararına olmuştur.

Her insan doğal olarak siyasi görüşü olabilir, ama her ne kadar görüş ayrılığı yaşansa bizi Türk milleti Türklük bileştirir, bu bağlamda bir an önce Türk milletinin zorluklara karşı hemfikir, tek yumruk olması takdirde, bu topraklarda gerçekleştirmek istenen sinsi planlar nasıl kurtuluş savaşında önlenmişse bugün de önlenir.  

Çok merak ediyorum;Türk olmadıklarını iddia edenler ,Türklüğe karşı çıkanlar ve Türk adında bir millet olmadığını ifade edenler peki neden Türkçe konuşuyor,Türk milleti yok ama Türkçe yok ne ilginç değil mi?.

Türkler ve Bu Toprak Yaptıklarınızın Hesabını Sorar!

 MUSTAFA ÖNDER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk’ün kanıyla kuruldu.

Bu topraklar, binlerce yıllık Türk yurdudur.

Bu toprağın buğdayı, zeytini, ayçiçeği, mısırı, inciri, üzümü, elması, kayısısı, kavunu, pancarı, susamı, anasonu, pamuğu, ardıcı, çamı, kavağı, çınarı, tekesi, koyunu, ineği, mandası, eti, sütü, yoğurdu, balı, kaymağı, pekmezi bir başkadır.

Papatyası, gülü, yasemini, leylağı, sünbülü başka kokar.

Dağı taşı, ovası yaylası sevdalı eser, çayı ırmağı sevdalı akar…

Zira üstünde Türk milleti yaşar ve ona “vatan” diye sevdalıdır!

Türk’ün “kardeşlik” mayasıdır onu vatan yapan…

Türk’ün “yiğitlik”, “hoşgörü” ve “insanlık” sevgisidir…

Türk’ün “helâl” mayasıdır onu güzelleştiren, lezzetlendiren…

Tarih olup kol kanat gerdiği halklara tanıdığı özgürlüktür…

Var mıdır, Anadolu’ya Türk geldikten sonra asimile olup giden kavim, kabile?

Her şeyi paylaştık… Ekmeği aşı, suyu, havayı…

Gıdada kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik.

Ne zaman kötüledik…

Türkler ne zaman vatan derdine düştü, kimi ihanet şebekesindeydi, kimi keyfinde…

Şimdi “Biz de vardık!” diyorlar, vatandan dilim koparmak için!

Heyyy bre densizler sürüsü!

Gaflet ve dalâlet iktidar olunca, Hakkâri’de propagandasız yerel seçime gidecek kadar Kürtçü özerk bölgelere soyunanlar…

Şehit kanı içmiş soysuzları, kahraman gibi sınır kapılarında karşılayanlar…

“Şeref”i oyuncak sanıp Oslo’da pazarlamaya kalkanlar…

“Gazeteci namusu”nu iktidar uçağında yalakalığa feda eden şahsiyetsizler…

“Sendika” hakkını, fâni koltuklara peşkeş çeken münafıklar…

“Milletin efendisi köylüyü”, Yahudinin dölsüz tohumuna, Amerikan Angus’una, gâvurun samanına muhtaç eden liberaller…

Ağız tadımız “simit”e göz koyarak esnafı susamsız bırakıp Çin’den ithalata kalkışan vurguncular…

Pancarımızı şekerimizi, Amerikan mısır tatlandırıcısına yem eden özelleştirmeciler…

Tavuğumuzu, civcivimizi, yumurtamızı rant mikrobuna talan ettiren haramzadeler…

İnsanların yuvalarını İblis çamuru ile yapıp zelzeleye kurban eden açgözlüler…

“Din”, “iman” ve “türban” maskeleriyle halkı kandıran yobazlar…

Millet parasından maaş alıp vatandaşına “gavat” diyen çapsızlar…

“Türk bayrağı”, bir yerine battığı için “Türkiye bayrağı” diyenler…

Haine şirinlik için Diyarbakır’da “Ne mutlu Türküm diyene”yi kaldıranlar…

“Türk kahvesi”ndeki “Türk”ü silip “Kürt kahvesi” yapan gözü dönmüşler…

Durup dururken Türk’ün ayranını “içki” yapanlar…

Elin hayınları için milyarlar harcayıp vatandaşın benzinine, köylünün mazotuna zulüm ekleyenler…

“Anıtkabir’i de yıkacağız elhamdülillah” diye tekbir getiren bedeviler…

Tekke ve zaviyelerin geri gelmesini isteyen aklı evveller…

Kız ve erkek evlatlarımızı batıl Arap geleneklerine mahkûm etmeye kalkan gericiler…

Kağan yoldaşı Türk kadınını kafes ardına, karanlığa kapatmaya kalkan örümcekli beyinler…

Verimli Anadolu topraklarını çöl bedevileri ve Siyonist sermayeye peşkeş çeken vatansızlar…

Türk milletini lime lime etmeye kalkan taşeronlar…

Vatanın Alevî çocuklarını Gezi protestosu ayaklanmasına bağlayan tasmalı medyanın maymunların…

Vatan aşkına ölene kelle diyen ve Başbuğ Atatürk milliyetçilerine faşist damgası vuranlar…

“Durmak yok, yola devam!” höykürmeleriyle ‘Ali kıran baş kesen’ kesilenler…

Vatanın doğusuna, güneydoğusuna çöreklenmeye yeltenen çakallar…

Bir durun…

Çüşşş! Hele bir durun! Aklınıza başınıza alın!

Bile bile bastığınız bu yer Türk’ündür!

Bu mübarek toprak, bu sular, bu hava, bu ağaçlar, bu börtü böcek, bu meyve, bu bal, bu süt Allah’ın Türk’e emanetidir!

Bu vatan Peygamber dostu milletindir, Mehmetçiğindir!

Delirtmeyin Ahmet’i, Mehmet’i, Ayşe’yi, Çiğdem’i, Asena’yı, Cengiz’i, Türk gençliğini…

Delirtmeyin Bozkurtları…

Türkler ve bu toprak yaptıklarınızın hesabını mutlak sorar!



NOT: TDK Başkanı Prof. Dr. Kaçalin, “Kürt” kelimesinin Denizli yöresinde
 ’Kerestelik bir tür ağaç’ anlamına geldiğini açıkladı! 

Tarihin ölüler defteri...

Hasan DEMİR
“Medenî cesaret sahibi adam, tarihi bilen adamdır. Çünkü tarihin ibreti, onu hatırlamaktan rahatsız olana bile saygı telkin eder: Saldırmaz!. Hiç olmazsa susar... Dişlerini gıcırdatsa dahi...

Fransız generali Franşe Desperey, 8 Şubat 1919 Cumartesi günü bir operet artisti edâ ve dekoru ile, işgal edilmiş İstanbul’a girmişti. Rumlar, Ermeniler ve hatta Yahudiler, büyük bir şevk içinde, nankörlüklerinin bin bir tecellisini vererek bu sahte kahramanları alkışlıyorlardı. Sadece alkış mı? Türk’e hakaret ediyorlardı... Yahudiler içinde eline aldıkları yırtık Türk bayrağını gösterip ‘Siz bunu artık gökyüzündeki kadar uzaktan seyredeceksiniz!..’ diyenler vardı. Biz ki onları, İspanyolların engizisyon zulmünden kurtarmamış olsaydık, belki bugün dünyada, Yahudi ismi kalmayacaktı. Ya Rumlar? Ya Ermeniler. İstese idik hangisinin ismi kalırdı?”

Yukarıdaki satırlar Cemal Kutay’ın İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi’nin 18. cildinden.
Okumaya devam edelim:
“Bütün Türklük, 16 Mart’tan daha büyük bir acıyı, beyaz, iri bir ata acemice binmiş, allı pullu ve eğeri üzerinde sahte bir fatih âzâmetiyle etrafa sırıtan bu garip suratlı generalin Beyoğlu sokaklarından geçtiği 8 Şubat 1919 Cumartesi günü duydu. Ve elemle burkulan yüreklerdeki acıyı, bir erkek sesinin kükreyişi yırttı: Süleyman Nazif merhumun, Hadisat isimli gazetesinde çıkan başmakalesi:
‘Kara bir gün...’
Bu yazıyı, hayır, yazıyı değil, mütearrız ve şımarık Fransız generalin suratına vurulmuş tokadın sesini, o koca adamın kaleminden okuyalım:
-Fransız generalin şehrimize vürudu münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümayiş Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde müebbeden kanayacak bir ceriha açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve idbarımız şevk-ü ikbale münkalib olsa, gene bu acıyı hissedecek ve bu hüznü teessürü evlât ve ahvadımıza nesilden nesle ağlayacak bir miras terk edeceğiz.”
Türk milleti 13 Kasım 1918’de İstanbul’un yabancı güçler tarafından işgali ve 8 Mart 1919 Cumartesi günü Fransız generalin Beyoğlu’nda at üstünde yüzyıllardır ekmeğimizi yiyenlerin alkışları ile karşılanmasından beter bir acıyı, tam 95 yıl sonra, 16 Kasım 2013’te Barzani’nin 50 araçlık bir konvoyla Habur sınır kapısından geçip Diyarbakır’a ayak bastığı ve Türkiye’yi yönetenler tarafından “Kürdistan’a hoş geldin, ülkene hoş geldin” tezahürat, alkış ve sevinç çığlıkları ile karşılandığı gün yeniden duydu.

13 Kasım ve 8 Şubat 1918’de Türk’ü tarihten sildik ve İstanbul dâhil nesi var nesi yoksa ellerinden aldık diye sevinenler, 95 yıl aradan sonra merkezi Diyarbakır olmak üzere Türkiye’nin 25 ilinden Türk’ün adını sildik, siliyoruz ve ellerinden alıyoruz diye zılgıtlar çektiler.
Ve 19 Mayıs 1919’dan bugüne kadar ne yaptıysak çok kötü, çok ayıp, çok ahlaksız şeyler yapmışız gibi, o gün İstanbul’da müstevlileri alkışlayıp Türkleri aşağılayanlardan bugün özür diliyor; yetmiyor, nerede “Türk” kelimesi varsa onu oradan sağlam bir dişi, kerpetenle söker gibi söküyor, söktürüyoruz.

Tıpkı o gün Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların, Yunanlıların ve onları alkışlarla karşılayanların yapmak istedikleri gibi..
Çok daha acı olanı ise...
Dün müstevlileri bütün Türk milleti lânetlerken, bugün, Türk’ün toprağını para ile satanların, para ile satmadıklarını da işte böyle babasının malı gibi Kürdistan devleti için peşkeş çekenlerin Türk milletinin büyük bir ekseriyeti tarafından, “Bu ne güzel bir iş, çok doğru yapıyorsunuz” diye “ölümüne” desteklenmesidir...
Evet, “ölümüne” diyoruz...
Çünkü bu sürecin sonunda taraflardan biri “Tarihin ölüler defterinde” yer alacaktır.

Dışa Bağlanmanın Kökleri; Osmanlı'da İmtiyazlar

Metin AYDOĞAN
Okurun Dikkatine: Dışa Bağlanmanın Kökleri; Osmanlı’da İmtiyazlar yazısı, II.Mehmet’den (Fatih) 20.yüzyıla dek, yabancılara tanınan ayrıcalıkları (imtiyazları) ele alıyor. Bu yazıdan sonra yayınlayacağımız Batılılaşma Serüveni 1-2-3 ve 4 ; Tanzimat Fermanından Gümrük Birliğine dek son 150 yılın ilişkilerini inceleyecek. Daha sonra Kemalist Kalkınma yazısını 6 bölüm halinde yayınlayacağız. Amacımız, Avrupayla girişilen ekonomik-siyasi ilişkileri okurlara bir bütün olarak sunmak, bu yolla Kemalist kalkınmanın önem ve değerini ortaya çıkarmaktır. Bu dönem uygulamaları, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik açısından yüksek niteliktedir, öğrenip uygulanması yalnızca bizim için değil tüm azgelişmiş ülkeler için de önemlidir. Yazıları okuyup değerlendirdiğinizde bunu siz de göreceksiniz.

Yabancılara ekonomik, siyasi ve hukuksal alanda ayrıcalık (imtiyaz) tanıma, Anadolu Selçuklularına dek gider. Kolaycılıkla öngörüsüzlüğün içiçe geçtiği uygulamalar, verildikçe bağlanan bağlandıkça verilen ödünler halinde yüzlerce yıl sürdü. Selçuklulardan sonra Osmanlı Devlet’inin de yıkımını hazırlayan koşulları oluşturdu. Kapitilüsyon olarak da tanımlanan imtiyazlar süreci; yabancılara, ekonomik yaşama, bağlı olarak da siyasi yaşama, devletin güçlü olduğu dönemlerde bile yön verme gücünü vermişti. Uygulamalar, devletin iç-dış ticaret üzerinde karar vermedeki girişimgücü (inisiyatifini), mal ve kişiler üzerindeki hukuksal yaptırım yetkisini, giderek kullanamaz duruma getirdi. Siyasi bağımsızlığı doğrudan ilgilendiren yönetim hakları, önce zedelendi sonra ortadan kalktı.

İlk İmtiyazlar

Osmanlılar, serbest ticaret ve imtiyaz verme anlayışını, Selçuklular ve Anadolu beylikleri döneminden alarak neredeyse doğal bir kuralmış gibi sürdürmüşlerdir. Geniş kapsamlı ilk imtiyazlar, Fatih Sultan Mehmet döneminde Venedikliler’e verildi. Fatih, 1451’de tahta çıktığında, önceki ayrıcalıkları arttıran yeni bir serbest ticaret anlaşması imzalattı. 1

İstanbul alındıktan sonra, 1454’de anlaşma yenilendi. Venedik Cumhuriyeti’ne, İstanbul’daki yurttaşlarını yönetecek ve kendi hukukunu uygulayacak, diplomatik bir yetkili (balyos) atamasına izin verildi. Venedikliler, İstanbul’da ya da İmparatorluğun herhangi bir yerinde yerleşebilecekler, köle edinebilecekler ve öldüklerinde bırakacakları vasiyet yerine getirilecekti. 2

Patrikhanenin Ayrıcalıkları

Fatih, yabancıların yanı sıra, Osmanlı uyruğundan Hıristiyan’lara, özellikle de Patrikhane’ye geniş yönetsel ve hukuksal haklar tanıdı. İstanbul Patriği’ne büyük saygı gösterdi, kilisenin örgütsel işleyişine karışmadı. Patrikhane’nin, adeta devlet içinde ayrı bir devlet gibi, belki de Bizans döneminden daha özgür bir konumla yeniden yapılanmasına izin verdi. Patriği devlet protokolünde, Osmanlı vezirleriyle aynı konuma getirdi, emrine yeniçerilerden bir koruma birliği verdi. 3

Fener Rum Patrikhanesi Fatih döneminde, yalnızca dinsel konularda değil, kendisine bağlı Hıristiyan nüfusa yönelik olarak, hukuksal konularda da karar verebiliyor ve verdiği kararı uygulayabiliyordu. Patriğin başkanı olduğu bir meclisi vardı. Ülkenin hemen her yerine dağılmış olan piskoposları, devletin kaymakamlarıyla aynı haklara sahipti. Kilise ve adamları, her türlü vergiden bağımsızdı. 4  Daha önce İstanbul’da olmayan ve Fatih’in kurdurduğu, Yahudi Hahambaşılığı ve Ermeni Patrikliği de benzer haklara sahipti. 5

Dinsel ve yönetsel ayrıcalıklar, ekonomik ayrıcalıklarla birleşince; Hıristiyan ve Yahudi uyruklar, özellikle ticari ve mali alanlarda güçlendiler. Bunlar, iç pazarda giderek etkili olan yabancı tüccarlarla işbirliği yaparak güçlerini sürekli arttırdılar. Rumlara, Ermenilere ya da Yahudilere tanınan kurumsal haklar o denli genişti ki; bu haklar, günümüzde Vatikan’ın sahip olduğu haklarla kıyaslanabilecek düzeydeydi. Verildiği dönemde önemi görülmeyen ayrıcalıklar, gerileme, özellikle de çöküş dönemlerinde, dış karışmalara temel oluşturacak bir yapının oluşup güçlenmesine yol açacaktı.

Ticaret Yapmak Değil, Ticaretten Vergi Almak

Fatih’in önem verdiği amaçlarından biri, uluslararası ticaret yollarının denetim altına alınması ve bu ticarete konulacak vergilerle gelir sağlanmasıydı. Padişah olduğu 31 yıl içinde, amacını önemli oranda gerçekleştirdi. Öldüğünde Doğu-Batı ticaretinin hemen tüm kilit noktaları, Osmanlı Devleti’nin eline geçmişti. Ancak, kendisini ticari vergilendirmeyle sınırladığı için padişahlığı dönemince yabancılara ticari imtiyaz vermeyi sürdürdü. 1479’da yapılan bir anlaşmayla, savaşlarda yenilerek birçok limanı kaybetmiş olmalarına karşın, Venedikliler’e yeni ticari ve hukuki haklar verdi; daha önce verilmiş olanların sınırlarını genişletti.

"Türkler Ticaretten Anlamaz"

Uluslararası ticaret merkezlerinin ele geçirilmiş olmasına karşın, geçiş vergileri ve birtakım gümrük resimleri’yle yetinilmesi ve ticaretin yabancılara bırakılması; Osmanlı ekonomisinin yetersizliğine ilişkin yorumların yapılmasına neden olmuştur. Türklerin üretim ve ticaretten anlamadığını ya da savaşmaktan başka bir şey bilmediğini ileri süren geleneksel Batı tutumu, konuyu hep bu biçimde işlemiştir. Bu tür “yorumlar” gerçeği yansıtmamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle Türk yönetim geleneklerinin uygulandığı ilk üç yüzyıl içinde, Anadolu’da; artı ürün veren, toplu üretime dayanan ve pazar için üretim yapan bir ekonomik düzen, Selçuklular’dan beri varlığını sürdürüyordu. Üretim çeşitliliği oldukça geniş bir alana yayılmıştı. Eskiden gelen ve yabancı mallara karşı üstünlüğü olan, kimileri tekel durumuna gelmiş mal ve ürün üretimi yapılmaktaydı.

Ekonomide bağımsızlığın önemi biliniyor ve önlem de alınıyordu. İmparatorluğun çok geniş bir alana yayılması, başlangıçta alınabilen ve etkili olan önlemleri yetersiz duruma getirdi ve yönetim düzeninden başlayarak ekonomiye dek uzanan, yaygın bir bozulma yaşandı.

Birbiri içine giren ve birbirinin hem nedeni hem sonucu olan kapitülasyon süreci, ekonomik yaşama giderek yön veren yabancılara, devletin güçlü olduğu dönemlerde bile, devlet üzerinde baskı oluşturma olanağı veriyordu. Bunlar savaşta yenilseler de, ekonomik üstünlüğün verdiği güçle, siyasi yapı üzerinde dolaylı baskı kurabiliyor, değişik yöntemlerle isteklerini kabul ettiriyorlardı. Sonuç olarak ticareti denetleyenlerin değil, yapanların sözü geçiyordu. Osmanlı Devleti’ni çöküşe götüren nedenler, “Türkler’in ekonomi ve ticaretten anlamamaları”nda değil, her İmparatorluğun değişik biçimlerde yaşadığı nesnel koşullar ve bu koşulların oluşturduğu süreçler bütününde aranmalıydı.

Venedik-Floransa Çekişmesi

Fatih’ten sonra tahta çıkan II.Beyazıt döneminde, Venedikten ayrı olarak Floransa’ya da ticari ayrıcalıklar tanındı. Bu iki İtalyan dükalığı, 16.yüzyılda birbiriyle sert biçimde yarışan ticari düşmanlardır; bu yarışın sahnelendiği yer ise İstanbul’dur. O dönem İstanbulu’nda, özellikle Saray’da; siyasi entrika, rüşvet, yaranma ve her türlü ikiyüzlülük kol gezmektedir. Venedikliler Floransalıları, Floransalılar da Venediklileri, üst düzey devlet yetkililerine kötülemekte ve ayrıcalık elde etmek için her yolu denemektedir.

Bu çekişmeyi sonuçta Floransa kazandı ve Osmanlı İmparatorluğu, çatışma içinde olduğu Memluklular’a mal sattığı gerekçesiyle, Venedik’e savaş açtı. Venediklilere tanınmış olan ayrıcalıklar kaldırıldı. Tümüyle Osmanlı ülkesine yönelmiş olan Venedik ticareti, neredeyse durma noktasına geldi ve onun yerini Floransa aldı. 6

II.Beyazıt İmtiyazları

II.Beyazıt, Floransalılara Venedik ayrıcalıklarını da aşan haklar tanıdı, üstelik bunu, özel davetle yaptı. 1483 yılında Floransa’ya bir elçi gönderdi ve İstanbul’la yapılan ticaretin geliştirilmesini istedi. Bu daveti bekleyen Floransalı yetkililer, hazırlamış oldukları anlaşma metnini ortaya koydu ve metin hiç değiştirilmeden aynısıyla imzalandı. Yalnızca Venediklilere ait olanları değil, o güne dek yapılmış olanların tümünü aşan anlaşma maddeleri, Osmanlı Devleti’nin zararına işleyen, çok özel ayrıcalıklar içeriyordu.

Anlaşmaya göre, Floransa kumaşının ülkeye gümrüksüz olarak sokulması kabul ediliyor, üstelik yılda elli bin parça kumaşın, satılmasa da alınması yükümleniliyordu. 7  Bu yükümlenme, günümüzdeki, “alınmasa da parası ödenen” doğal gaz anlaşmalarına benziyordu.

Kanuni ve Fransa İmtiyazları

Kanuni Sultan Süleyman, II.Beyazıt’ın tutumunu sürdürdü ve Fransa’ya, geniş ayrıcalıklar verdi. 1535 Kapitülasyonu olarak adlandırılan bu ayrıcalıklarda sınır ticari alanı aşıyor, idari ve dini konuları da içine alıyordu. Fransız gemilerine Osmanlı limanlarının tümünde serbestçe ticaret yapma hakkı veren ferman, başka devletlere ait gemilerin, Osmanlı deniz ve limanlarında ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceğini kabul ediyordu. 8

Ferman ayrıca, Fransız uyruklu Katolikler’e ibadet yeri açma özgürlüğü sağlıyor, Kudüs ve Beytüllahim (İsa’nın doğduğu kabul edilen yer) kiliselerinin koruma hakkını Fransızlar’a veriyordu. Fransız konsoloslar artık, Osmanlı ülkesinde yaşayan uyruklarını, hem ticari hem de cezai olarak yargılayabilecekti. 9

Bu ayrıcalıklar, ileride daha geniş olarak yorumlanacak ve Fransızlar, Doğu Akdeniz ticaretini tekellerine alacaktır. Ancak, genişletilen yorumun daha çarpıcı sonucu; Fransızlar’ın kendilerini, Osmanlı ülkesinde yaşayan yalnızca Fransızların değil, tüm Katolikler’in hamisi olarak görmeye başlaması olacaktır.

Çöküşün Başlangıcı

1535 Kapitülasyonu daha sonra, başka yabancı ülkelere de tanındı. Osmanlı Devleti, iç-dış ticaret üzerindeki karar verme yetkisini giderek kullanamaz hale geldi. Yabancı mallar ve kişiler üzerinde hukuki işlem yapılamıyordu. Siyasi bağımsızlığı doğrudan ilgilendiren yönetim hakları, önce zedelendi, daha sonra ortadan kalktı. Yabancılar, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışır duruma geldiler ve siyasi bağımsızlık, zamana yayılmış bir uygulama süreci içinde, yavaş yavaş yitirildi.

Kanuni kapitülasyonları, devletin askeri ve mali olarak en güçlü olduğu dönemde verilmişti. 1527 yılında devletin geliri 277,2 milyon, gideri 200,1 milyon akçeydi ve 77,1 milyon akçe fazla veriyordu. 10  1564’e gelindiğinde, gelir 183,1 milyon, gider 189,7 milyon akçeye düşmüş ve 6,6 milyon akçe açık verilmişti. 11  1584’de Osmanlı parasının değeri düşürülmüş ve 1 florin, 60 akçe’den 120 akçeye yükselmişti. 1594’de, hazinenin açığı 70 milyon akçeye çıkmış ve açığı kapatmak için Osmanlı tarihinde ilk kez, iç hazine’den (padişah hazinesi) dış hazineye (devlet hazinesi) aktarma yapılmıştı. 12

Hazineler arası aktarıma karşın akçenin değer yitimi durdurulamadı. Florin’in değeri, 1598 yılında 220 akçeye dek yükseldi ve aynı yıl, iç ve dış her iki hazine de tükenme noktasına geldi; çare olarak Saray’ın gümüş takımları darphaneye gönderildi ancak bu tür girişimlerle soruna bir çözüm getirilemedi. 13

Yerli Üretici Güç Durumda

Akçenin değer yitirmesi, her yerde ve her zaman olduğu gibi, üreticiyi zor duruma düşürdü. Akçalı gücü yüksek Avrupalı tüccar, bu güce dayanarak, enflasyon nedeniyle değer yitiren pamuk, deri, mum gibi ürünleri düşük fiyatlarla kapattı; daha sonra yüksek fiyatla piyasaya sürdü.

Yabancılar artık, her biri kendi alanında tekel oluşturan ve piyasayı belirleyen bir güçtür. Üreticiler, yerli tüccar, hatta devlet, ayrıcalıklar tanıyarak kendi yarattığı bu güçle başedemez. Yerli tüccar, fiyat belirleme ve piyasa oluşturmada devreden çıkar, yabancılarla çalışan edilgen taşaronlar durumuna düşer; üreticiyle birlikte yoksullaşır.

1567’de devlet, yerli üreticileri desteklemek için, Ege bölgesi dokumacılarına 150 bin parça yelken bezi ısmarladığında, Egeli dokumacılar; “Avrupalı tüccarların ipliği toptan satın almış olmaları” nedeniyle, bu miktar malı yapmalarının olanaksız olduğunu bildirmişler ve siparişi geri çevirmişlerdi. 14

Fransa’ya tanınan ayrıcalıkların benzeri, daha sonra İngiltere ve Hollanda’ya da verildi; 1580’de yapılan 35 maddelik kapitülasyon anlaşmasıyla İngiltere, kendi bayrağı altında ve kendi uyrukları için serbest ticaret hakları elde etti; aynı haklar 1598’de Hollanda’ya da tanındı. 15

Devletin Yitiği

17. ve 18.yüzyıllarda devam eden bu haklar, Osmanlı üretim ve ticaretine verdiği zararı sürdürdü. Buna karşın, yerli üretimi korumaya yönelik bir gümrük politikası izlenemedi. Padişahların hemen tümü, gümrük vergilerini yerli üretimi korumanın bir aracı olarak görmüyor; bu vergilere yalnızca, saray giderlerini karşılamanın en emin ve kolay yolu olarak bakıyordu. Bu nedenle, dış alımı arttıracak her dış istek, gümrük gelirini arttıracağı için, sonucu ne olursa olsun hemen kabul ediliyordu. O dönemde, dış alımı arttırıp ülke pazarını yabancılara açmak, devlete hizmet anlamına geliyordu.

Enderun yetiştirmesi üst düzey yöneticilerin, devlet politikası yaparak padişaha kabul ettirdikleri ve yerli üretimi yok eden bu politika; gerçekte devlete önemli bir gelir de sağlamıyordu. Devlet’in dışalımda aldığı vergi, yitirdiği ekonomik değerlerle kıyaslanmayacak kadar düşüktü. Bu işlerden kârlı çıkanlar, her imtiyazdan rüşvet alan ve devleti yöneten devşirmeler ile ticarete egemen yabancılardı. 17.yüzyıl ortalarında devlet, gümrük vergilerinden yılda 5 milyon akçe vergi geliri sağlarken; aynı dönemde ve yalnızca İngiltere, Osmanlı pazarından yılda 15 milyon altın lira kâr ediyordu. 16

Beşyüz Yıllık Gelenek

Osmanlılar; Avrupa devletleriyle, 15.yüzyıldan siyasi varlığını yitirdiği 20.yüzyıla dek, pek çok kapitülasyon anlaşması yaptı ve sonuçta bu anlaşmaların yarattığı ekonomik bağımlılık nedeniyle dağıldı. 17.yüzyıla gelindiğinde, kapitülasyon anlaşmalarının yapılıp yapılmaması değil, hangi devlet ya da şirketle yapılacağı tartışılıyordu. Devleti yönetenler, örneğin, Levat Company ile anlaşmanın, “yüksek kârla çalışmayı alışkanlık haline getirmiş olan” East İndia Company’den daha yararlı olduğu türünden konuşmalar yapıyordu. 17

Ayrıcalıklarda aracılık, kişisel çıkar sağlanan ve yüksek getirisi olan bir meslek haline gelmişti. “Armağan” ya da “ödül” alarak imtiyaz verme, artık neredeyse bürokratik bir gelenek gibiydi. 1685-1689 yılları arasında İstanbul’da büyükelçilik yapan Fransız Girardin, anılarında şunları yazıyordu: “Osmanlı Sarayı, her yeni Fransız elçisinden, eski imtiyazlar adına özel bir armağan koparmasın; böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştır.” 18

Batılı devletler; Osmanlı İmparatorluğu ile yaptıkları ticareti, mali dengelerini ve bütçe açıklarını kapatmanın en etkili aracı olarak kullandılar. Yüksek kâr oranlarıyla çalışıyor, bağımlı kıldıkları Saray’a hemen herşeyi kabul ettiriyorlardı. Kapitülasyonlar döneminin uzunluğu düşünüldüğünde, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu koşullarda bu denli uzun süre ayakta kalabilmesi gerçekten şaşırtıcıdır. Herhalde, devletin temelleri o denli sağlam atılmış ve özellikle devlet-ordu geleneği o denli güçlü bir temele dayandırılmıştı ki; İmparatorluk her şeye karşın varlığını uzun bir süre sürdürmeyi başarıyor ve ayakta kalabiliyordu.

17. ve 18.Yüzyıl

17.yüzyıla girerken Fransızlarla, “dışarı çıkarılması yasak olan malların çıkışını serbest bırakan” bir anlaşma daha yapıldı. 1604 ve 1673’de genişletilen bu anlaşmada, her zaman olduğu gibi, serbestlik hakları genişletilmiş ve gümrük vergileri düşürülmüştü. 19  Ancak, anlaşmaların Fransızlar açısından büyük bir başarıyı içeren özel bir yanı vardı. İlerde neredeyse bir yağmaya dönüştürülecek olan doğal ya da tarihsel değerlerin dışarı kaçırılması, bu anlaşmalarla yasal bir dayanak kazanmıştı.

1740’da yine Fransızlar’la yapılan kapitülasyon yenileme anlaşması, ticaretin sınırlarını aşarak bu kez bir siyasi şantaj anlaşmasına dönüştürülmüştü. Rusya’yla savaşmakta olan Osmanlı Devleti, Fransa’dan siyasi destek istediğinde, yeni kapitülasyon istekleriyle karşılaşmış ve günümüzdeki IMF ve AB yasalarının çıkarılmasında olduğu gibi, istekler hemen yerine getirilmişti. 28 Mayıs 1740’da anlaşma imzalandığında, her zamanki gibi “saray erkânına armağan vermede” cömert davranılmış ve 47775 kuruş dağıtılmıştı. Bu paranın üçte birini İstanbul’daki Fransız kolonisi, geri kalanını Marsilya Ticaret Odası karşılamıştı. 20

1740 Kapitülasyonu’nun öncekilerden bir başka ayrımı, Fransız mallarının değerinde oluşacak artışların gözardı edilerek gümrük vergilerinin sabitlenmesiydi. Fiyatlar ne denli yükselirse yükselsin, gümrük vergisi aynı kalacaktı. Anlaşmanın 8.maddesinde yer alan bu karar, paranın sürekli değer yitirdiği bir ortamda, gümrük vergisinin zamanla sönüme gitmesi demekti. 21  Sürekli değer yitirirken gümrük vergisini akçe üzerinden sabitlemek, gümrükleri dolaylı olarak kaldırmaktan başka bir anlam taşımıyordu.

19.Yüzyıl: Balta Limanı Anlaşması ve Tanzimat Fermanı

19.yüzyıl kapitülasyonları, Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine verilen ticari ayrıcalıkların en yüksek aşamasıdır. 1838 Ticaret Anlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı; idari çözülmenin, boyun eğmenin, ekonomik ve siyasi bağımlılığın son belgeleridir.

1838’de, İstanbul Baltalimanı’nda yapılan ticaret anlaşmasıyla; devlet, bağımsız dış ticaret yapamaz duruma geldi. Osmanlı hükümetleri, kendi istençleriyle ekonomik politikalar üretemiyordu; devlet, kendi gümrük vergisini, Avrupa devletleriyle birlikte belirlemeyi kabul etmişti. Ülkenin tümü, Avrupa’nın açık pazarı durumundaydı. Türk tüccarlar, Avrupalı tüccarlar karşısında eşit olmayan koşullarla çalışıyordu. Ticari ilişkilerde yabancılar, Türkiye’de Türkler’e göre daha ayrıcalıklı bir durumdaydılar. Yurt içi ticarette, Türk tüccar yüzde 12 vergi öderken, yabancı tüccar yüzde 5 vergi ödüyordu. 22

Gümrük Birliği Protokolü: Osmanlıya Geri Dönüş

19.yüzyıl kapitülasyonları ile günümüzde çok yoğun ve denetimsiz biçimde sürdürülmekte olan Avrupa Birliği ve ABD politikaları arasında, niteliksel bir bütünlük ve Türkiye açısından daha çok olumsuzluk içeren benzerlikler vardır. Gümrük Birliği Protokolü, 1838 Serbest Ticaret Anlaşması’nın; AB Katılım Ortaklığı Belgeleri, Islahat Fermanı’nın; IMF Niyet Mektuplar’ı ise Tanzimat Fermanı’nın hemen aynısıdır.

19.yüzyıl kapitülasyonları Osmanlı İmparatorluğu’nu çökertirken, 20.yüzyıl kapitülasyonları olan AB-ABD ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti’ni çökertmektir. Tarihin her döneminde yaşandığı ve görüldüğü gibi, eğer önlem alınmazsa, ekonomik ve siyasi olarak beli kırılmış olan Anadolu’daki Türk egemenliği, bugünkü konum ve sınırlarıyla varlığını sürdüremeyecektir. Tarihin bize öğrettiği somut gerçek, ekonomik bağımsızlığını yitirenlerin kaçınılmaz olarak, siyasi ve askeri bağımsızlığını da yitirmesi ve başka kültürler içinde eriyip yok olmasıdır.

Türkiye’nin bağımsız gibi görünen bugünkü yapısı, gerçekte ne bağımsız ne de kalıcıdır; varlığını ve bütünlüğünü sürdürmesi, Osmanlı’nın son dönemi gibi, yabancıların karar ve iznine bağlı hale gelmiştir.

 1  “Histoire du Commerce du L’evant au Moyen Age” W. Heyd, 2.C. Paris 1923, ak;S.Yerasimos, “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” 1.C., 7.B., sf.368
 2  a.g.e. sf.368–369
 3  “Tarih III-Kemalist Eğitimin Ders Notları” Kaynak Yay., 3.Bas. 2001, sf.36
 4  a.g.e. sf.36
 5  Ana Britannica, 22.Cilt, sf.194
 6  “Histoire du Commerce du L’evant au Moyen Age” W.Heyd, 2.C., Paris 1923, ak; S.Yerasimos, “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” 1.C., 7.B., sf.377
 7  a.g.e. sf.377
 8  “Tarih III-Kemalist Eğitimin Ders Notları” Kaynak Yay., 3.Bas. 2001, sf.50
 9  a.g.e. sf.50
 10  “H. 933-934 (M. 1527-1528) Mali Yılına Ait Bir Bütçe Örneği” Ömer Lütfü Barkan, İktisat Fakültesi Mecmuası, Cilt XI-XV İst., 1950-1954, ak; S.Yerasimos, “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” Belge Yay., 1.C., 7.Bas., sf.407
 11  “Essais sur I’histoire économique la Turque d’aprés les ecrivains originaux” M.Belin, Paris 1969, ak; a.g.e. sf.407
 12  a.g.e. sf. 407
 13  “Osmanlı Tarihi” İ.Hakkı Uzunçarşılı, 3.Cilt, Ankara 1961, ak. a.g.e. sf.407
 14  “Celali İsyanları” Prof. Mustafa Akdağ, ak; a.g.e. sf.410
 15  “La mediterranée et le monde mediterranéen a I’époque de Philippe II” F.Brau del Paris, 1949, ak; a.g.e. sf.508
 16  a.g.e. sf.509
 17  a.g.e. sf.509
 18  a.g.e. sf.511
 19  “Histoire du commerce François dans le Levant au XVII éme siécle” P. Masson, Paris 1911, ak; a.g.e. sf.511
 20  a.g.e. sf.512
 21  “Recueil des actes internationaux de I’Empire Ottoman 1300-1789” G. Noradounghıan, Paris 1897, ak; S.Yerasimos “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” Belge Yay., 1.Cilt, 7.Basım, sf.512
 22  “1938 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması : Çöküş” Prof.Dr. Cihan Dura, gazete Mudafaa-i Hukuk, 26.01.2001, Sayı 36

Metin AYDOĞAN, 21 Kasım 2013

Türk'e söven baş Tacı ediliyor..Hacı hacıyı Mekke'de Hain haini dakikada bulur

Son zamanlarda Ahmet Kaya’nın adı, medyada sıkça yer almaya başladı. Çünkü geçtiğimiz hafta içinde, ölüm yıldönümü nedeniyle  Ahmet Kaya için hazırlanan anma programı oldukça dikkat çekici açılımları beraberinde getirdi. Bir zamanlar devlet ve Türklük karşıtı konuşmaları nedeniyle herkesin karşı olduğu bu kişi, nedense son günlerce masum kardeşlik  türküleri söyleyen bir sanatçı gibi anılıyor. Hazırlanan programa sanat ve politika alanından ünlü isimlerin katılması yoluyla, Türk milletinde gerçek yüzünü aşağıda açıklayacağımız Ahmet Kaya hakkında bir Yakınlık oluşturulmaya çalışılıyor.

Ahmet Kaya’ya karşı tutum geliştirenlerin temel hareket noktası, bu kişinin yaşamı boyunca Türklük ve Türkiye aleyhtarlığı yapmasıdır. Her fırsatta “barış ve kardeşlik” nutukları atıyor gibi görünse de, özellikle yurt dışındaki konserlerinde apaçık pkk sempatizanı olduğunu gösteren açıklamalar yapmış, terörist ağzıyla şarkılar söylemiştir. Evet bunlar uydurma değildir ve hepsi, aşağıdaki videoda göreceğiniz üzere belgelerle kanıtlanabilir bilgilerdir.

Türkiye’de yaptığı bölücü konuşmalar nedeniyle yurt dışına kaçan Ahmet Kaya, Türkiye’ye her konserinde kan kusmuş, Almanya’da görüntülendiği ilk günlerde Türkiye’den kaçarken yanında ne getirdiği sorulduğunda “Arabam şerefsizlerin ülkesinde kaldı.” diyerek Türklere apaçık “şerefsiz” diyerek hakaret etmiştir. Paris’teki bir konserine girilen kapıya “Türkler ve köpekler giremez” tabelasını, yine Ahmet Kaya‘nın kendisi astırmıştır. Bir konuşmasında “Dağdaki adamın -ki bunlar terörist oluyorlar- paraya ihtiyacı var.” demiştir. Berlin ve Münih’te yaptığı tüm konserlerde şerefsiz Apo’nun posterinin altında sahneye çıkmıştır. Yine aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz bir konserinde “Kürdüz sonuna kadar, kürdüz ölene kadar, vallahi APO‘yu özledik!” sözlerinin sıkça tekrarından oluşan bir şarkıyı binlerce pkk sempatizanıyla birlikte söylemiştir.

Yukarıdaki videoyu izledikten sonra, hâlâ “Biz Ahmet Kaya’yı kişiliği için değil, sanatçılığı için dinliyoruz.” diyen gafiller olacak mıdır acaba? Türklüğe ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına böylesine diş bileyen azılı bir hainin  kürtçülük propagandasını “sanat” diye nitelendirenler, bu adamı (?) övenler karşısında susmaya devam edecekler mi? Neşet Ertaş’ın adını unutmaya başlayan milletimiz, bir bölücüyü başına tac yapma çabasının arkasındaki derin oyunu fark etmeyecek mi hâlâ?

Lütfen bu haini artık dinlemeyin, dinletmeyin ve yukarıdaki videoyu çevrenizdeki herkese izletin.
Tanrı TÜRK’ü korusun!

Orkun KUTLU
**** 
PKK’nın çaputları altında konser veren ve “Vallahi Apo’yu özledik!” diyen Ahmet KAYA demokrasi şehidi oluverir, “Türk’ün kirli kanından boşalacak yeri Ermeni’nin asil ve temiz kanı dolduracaktır!” diye karşılık veren ve İstiklâl Marşımız için “Bu mu bütünleştirici marş? Bu düpedüz ırkçılıktır!” diyen adam öldürülür ve demokrasi şehidi oluverir! 

Bu tür adamların Türk düşmanlığı yapmaları “düşünce ve ifade özgürlüğü” olmuştur hep. Benim bu Türk düşmanlarına karşı çıkmam ise “provokasyon yapmak, faşist köpeklik yapmak” olarak adlandırılmıştır. Yok öyle! Bu heriflerin yaptığı şeyleri bir başka ülkede bir etnik unsur yapsaydı var ya, alayını kıtır kıtır keserlerdi…

İyi rol yapması, onun bölücü olmadığı manasını taşımaz 
 Yılmaz Güney hem katildir, hem de bölücüdür.
İyi rol yapması, onun bölücü olmadığı manasını taşımaz. "Zaten bu ülkede oynadıkları en büyük rolü “kardeşlik istiyoruz” tiyatrosunda sahnelendirmiyorlar mı?"
Amerika’nın, Avrupa’nın İrail'inin ingilizin,Rusun daha düne kadar figüranları olan bölücüler oynadıkları rolün hakkını layıkıyla vermediler mi?

 TÜM ŞEREFİZ VATAN HAİNLERİNE: ŞEREFSİZ
   


Size bir şey söyleyeyim mi Sayın Haçlı Sempatizanları (aslında torunları)“Gayeniz Ülkeyi Altın Tepsiyle Atalarınıza Sunmak”

Tekbir nidâlarıyla Koca Ülke Yokoluyor Gözünüz Aydın.. :(
Ve Bunda Hayır var diyor Murtaza, Gözümüzün içine baka baka, ve Arsızca.. :(
Nerdeyse diyecek ki,
“Benim elim değil Fadıma Anamızın eli”… :(
..Onu bilmem ama bir anı:
Bundan yaklaşık 35 sene önceydi ve bir halk konseriydi.  Aşıkların da katıldığı ve bir yaz etkinliği idi..
Hatrımda kalan aynen şu:
(..Tanımadığım o, bilmediğim halk ozanının kuru bağlamasından çıkan ses ve söylediği söz hâlâ hatrımda!) :(

“SANDIM SANDIM SANDIM BEN”
Oramı da buramı elledi
Malmüdürü sandım ben
Elime de bişeler verdi
Amerikan yardımı sandım ben
Sandım sandım sandım ben…

Demek ki Memleketin umumi ahvalini görmek için ahvali  illa ki aşık olmaya gerek yok veya Alim;
İnsanın 5 duyusu var ve  (6 tabi) Bunlardan biri yalan söylerse diğeri hderhal yüzüne çarpar!.. :(
Ama Adamlarda utanma yok ki! :(
Bunlar      ….Usuuulca da değil;
“Kanırta kanırta ve anırta anırta geliyorlar, Hem de Deve (Geniş) Tabanlı”!
..adeta Piramide turist taşır gibi Haçlı doldurdular memleketi ve ….”Sanki Dersin Osmanlı, Devşirme topluyor”.. :(

Bunlarınki farklı tabi;
Çünkü Osmanlı devşirmeleri Haçlı için kullanırdı;
Ama Bunlar “BİZE KULLANACAK VE BUNDAN KUŞKUNUZ OLMAYA.. :(
Ve buna ramak var! :(

Ve Bir taraftan mülteci devşiriyorlar ve işi şansa bırakmak istemiyorlar tevekeli… :(
Her halukarda galibiyet yani, istiyorlar :(
(..Devşirmeler kuşkunuz olmasın ki “KPP’yle ortak Bize kullanılacak”!!!
(İç savaş hazırlığı: http://www.turkishnews.com/tr/content/2013/10/25/istihbarat-raporlarina-gore-pkk-sinsi-planini-devreye-soktu/  )

Ve bunun sayısının 2 milyonu geçtiği söyleniyor biliyorsunuz..
Ve Türkiye‘nin her yerinde!.. ):(
Yüzlerce cephe açacaklar ve Düşünün:
(elektriğin fişi, İnternetin ve Telefonun kablosu kesilir,  TV’ler penguen veya at sineği gösterir, GSM”nin vericisini kapatırlar, İçme suyunu kapatırlar …Doğal gazı falan ve sen Canı derdine düş!
Çünkü böyle olursa zafer kazanılır Halk mittehem edilerek (Teslim alma)! :(
..Buna ramak var)! :( ‘
Çünkü mülteci kılıklı haydutların SKT‘si geçiyor, kulanılması gerek! :(
..”Murtaza öpmediği sıpaya torba takar mı”? :(
Ve Bizim paramızla bizi yokediyorlar Bizim ülkemizde ve Bizim imkanlarımızla!.. :(
Emeklimizin maaşından kestiği  uğrun eşgere hırsızlık payla Onları besliyorlar ve Bunu Helal bir dava için Haklı Dava uğruna yapıyorlar.. :(

Sahi bir düşman askeri getirsek nasıl yönetirdi ya?
İstekleri gayet açık;
“Şu”……:
“İç Savaş”!..
ve İç Savaş Çıkacak,
ve “NATO,  adalet ve özgürlük dağıtacak ve Irak’taki gibi halkı cicileyecek! :(

Efendim Acı var mı Acı?  Acı yoksa Hacı?

..Size bir şey söyleyeyim mi Sayın Haçlı Sempatizanları (aslında torunları):
“Gayeniz Ülkeyi Altın Tepsiyle Atalarınıza Sunmak”!..
Ve Bundan zerre kuşkum yok”..
..Gayrisi mi :(
“Teferruat Veya Yengen“!.. :(           ..Din filan da işin kılıfı.. :(
Hani o çinden 2 ayet çıkardığınız dîn’i diyorum,    ….Aloooo?   (halk tepki verince tabi geri soktular…).
Kelime-i Tevhidind’den Muhammed’i (çıkarılmasını) saymıyorum… :(

Bu hakaret değil!
Eğer hakretse “Yaptığınız ne”!??
Değilse de Zaten “Tıkır Tıkır,  şekil A’da görüldüğü”… :(

(Ülkem toprakları gıdım gıdım Gavura veriliyor ve ne kadar milli değer varsa ayak altında!  ..ve ahlak! :(
Çünkü Emperyalizm Ahlakı sevmez ve onun düsturu Ahlaksızlık üzerine, ..Allahsızlık üzrine (Bütün dinler yok edilmelidir ve Uluslar, yani Milli/Milliyet anlamında- Siyonist felsefe)!..
Çünkü Emperyalizm kaos ve keşmekeşten beslenir ve ne kadar bulanık su, O kadar balık! :(
..Birbirini anlamayan toplumlar, Dillerin yokedilmesi, Milli ve Dini bayramların (hani o geçmişle bağımız)  yokedilmesi!.. :(    Bkz. Cezayir örneğine yakın tarihte ve Adamlar “Fransızca konuşuyor, daha dünün Arab‘ı”.. :( Ve Dini “Hristiyanlık! Şimdilik tabi :(

..Millet şaşkın, Türk Milleti;
ve tıpkı pufolo sürüsünün, içine giren bir aslan veya sırtlan tarafından darmadağın edilmesi ve yavrularının kapılması gibi;
Ve Pufolo garibim arada bir arkasına dönüyor ve bulabildiği yavrunun dötünü kokluyor (ümut dünyası, acep bu benim mi) :(     Ve yoluna devam ediyor.. :(
İşte hâlimiz bu!!! :(

VE HAÇLI ZAFERİNİ KUTLUYOR İNANIN… :(

Ve Ota noka konuşan adam,  iş bu işe gelince ya susuyor… :(
Veya tavana bakıyor… :(

..Şunu 5 (beş) oldu yazıyorum ve tam 3 yıl oldu!..
..”Şu Sözde Soykakırım var ya”,
işte onu kabul İçin  …adeta adamların (altına/gümüşe diyecektim ama olmaz)  sufle veriyorlar ve kendi diyemediklerini..  :(
(“Kabahat bizde deyip, N’ooolur sankim bir özürle dünya mı yıkılır, Özür erdemdendir filan”… :(       …Derler mi Derler)!?

..ve Herkesten Fazla da Müslüman! :(
Ama Herkesten fazla da Papazcı!
(“Haçlı Seferlerinin faydası vardır Kültür Alışveşi, Doğu ile Batının Kaynaşması, Tarafların birbirini anlaması ve Tanıması”….) :(
Hâlâ kulağımda sesi ve sanki tava sapıyla vuruyorlar… :(
http://www.youtube.com/watch?v=AwyO3ad0LAs

…Bana göre de meâl, “girsn çksn kalbini bozma”!

Ula bu papazın aklına gelmezdi valal nerden aklına geldi :)
Allah senin iyiliğini vere emi (!) :)

…Son olarak: Sakın bunu bir kişiye atfetmeyin haaa veya mâl,
Asıl eşeğin büyüğü ahırda, yani bilmiyorsunuz! Yani siz onları muhalefet sanıyorsunuz!
Onlar, iktidar tarafından (Bilindik anlamda iktidar demiyorum, USA) “Muhalefet kılığına sokulmuş ve iktidar’a yol açmak için (yumuşak geçiş) ikame edilmiş dublör adamlardır veya figüran! Bunların hepsinin ipi birdir ve sırf siz gerçek muhalifleri, yani vatanseverleri dizginlemek ve yerinizde oturtmak için konuçlandırılmışlardır ve  …”size arada iki tutam ot atarlar yani yalandan iktidara çatma ve siz yersiniz ”.     …ve ukde, “emin adımlarla mecraına kayar”! :(   İşte hadise bu!
Ama ayıktığınız anda sizi yokederler!
Ve CHP içindeki çırpınış ve çoğunun (Vatansever) susması bundan ve MHP gerçek ülkücülerinin :(
 
Eshabil Üstündağ

 İngilize istanbulun tapusunu verirken hain oğlu hain birde selam çakıyor
Yüzyıl öncesi -bugün hala oynanmaktadır..

Cami yıktılar kilise yaptılar'
 

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI NELER OLMAZDI?

KÖY ENSTİTÜLERİ  NEDEN KAPATILDI

Köy Enstitüsü yasasının kabülü sırasında, bunun uzun ömürlu olmayacağı belliydi. TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler. Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi..

Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propoganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.
“Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti CHP'den. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler.

Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz.  
1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa , ile uygulamaya tamamen son verdi.

Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir.

 Atatürk Menderes’i niye Tarım Bakanı yapmadı? “Toprak Ağası” olduğu için mi? Atatürk, 1 Kasım 1936’da “Topraksız köylü bırakılmamalıdır” dedi. Bir an önce toprak reformunun yapılmasını istedi. Muhlis Erkmen, Şakir Kesebir ve Faik Kurdoğlu, Atatürk’ün ömrünün son 2 yılında Tarım Bakanı yapılan isimler. Atatürk toprak reformu yapacak Tarım Bakanı aradı bulamadı. Tıpkı istediği toprak reformunu CHP’den ve Meclis’ten geçiremediği gibi…

Bazı şarlatanlar, Adnan Menderes'in CHP'den ayrılmasını bile "Bizlere yapılan zulümden dolayı kaçtı" diye anlatıyor. Oysa ki; Menderes'in CHP'den ayrılmasının temel sebebi, sınıfsaldır! Menderes bir toprak ağasıdır ve CHP'nin ''toprak reformu''na karşıdır. Bu yüzden, toprak ağası üç arkadaşıyla birlikte CHP'den ayrılmış ve toprak reformunun gerçekleşmesini engellemiştir. bu basit gerçeğin üstünü örtüyorlar

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI NELER OLMAZDI?
Köyden kente göçler olmazdı.
Yoksulluk, hırsızlık, gasp olmazdı.
Okumayan çocuk kalmazdı.
Çorak toprak kalmazdı.
Boşa akan, kullanılmayan, değerlendirilmeyen su kalmazdı.
Dışardan sanayi ürünü almazdık.
Dışardan tarım ürünleri almazdık.
İhracatımız ithalatımızdan az olmazdı.
Heykeller yıkmazdık, resimler yırtmazdık.
Üretim yapmayan fabrikalar açmazdık.
Üretim yapan fabrikaları yıkmazdık.
Özelleştirme olmazdı.
301 ri tartışmazdık
Paralı eğitim olmazdı.
Dershaneler olmazdı.
81 ile öğretmensiz, araç gereçsiz üniversite açmazdık.
Siyasi cinayetler olmazdı. Hapishanelerimiz dolup taşmazdı.
AB ye yalvarmaz, küçük düşmezdik.
İhtilaller olmazdı.
Kimse bir karış toprak istiyemezdi.

KÖY ENSTİTÜLERİ (ZİRAAT) MARŞI
Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı, milletin kesesine,
Toplandık has çiftçinin Atatürk'ün sesine,
Toprakla savaş içini ziraat cephesine.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz.

İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak.
En yeni aletlerle en içten çalışarak,
Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırh, gönül rahat, alnı ak.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

Kuracağız öz yurtta, dirliği düzenliği.
Yıkıyor engelleri, ulus egemenliği
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği.
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

Güfte: Behçet Kemal ÇAĞLAR
Beste: Ahmet Adnan SAYGUN

Türk’e göre ve Türk'çe davrandığımız için; Türkiye tümden özgür artık! İşgal yok, esaret yok, sıkıntı yok!!!

İnançlarımız açısından bayram kutlamak bir nev'i ödüllendirilmek ise İslâm'a en çok hizmet etmiş millet olarak bayram kutlamayı en çok biz Türk'ler hakediyoruz...

Türk dünyasının kanayan ve gözden uzak olan Doğu Türkistan'da çin zülmunun sona erdirmeyi başardığımız için, kadınlara zorunlu kürtaj uygulandığı , namaz kılmanın oruç tutmanın , evde Kur’an Kerim bulundurmanın ve Doğu Türkistan ve Türkiye bayrağı bulundurmanın suç olduğu ve bunları yapanların idam edildiği günler geride kaldı… 
Türk’e göre ve Türk'çe davrandığımız için; Doğu Türkistan özgür artık!

Musul, Kerkük, Erbil, Telaferdeki Türkmenler yaklaşık yüz yılı bulan eziyet,işkence ile oluşturulan sindirme politikaları son bulmuş.İmha edilen tapu ve nüfus bilgileri ilk haline getirilmiş ve gçe zorlandıkları asıl yurtlarına geri yerleştirilmiştir.Artık her gün bir bombalama sonucu Türkmenler ölmemektedir.
Türk’e göre ve Türk'çe davrandığımız için; Musul, Kerkük, Erbil ve Telafer'deki Türkmenler özgür artık!

3 milyon ermeninin elinde oyuncak olan, işgal edilen vatan toprağımız Karabağ 300 milyon Türk’ün küçük bir hamlesiyle artık eskisi gibi Türk yurdu... Hocalı katliamında şehit olan insanlarımızın ailelerinın ve gazilerimizin acıları bir nebzede olsa dindidirilmiştir.
Türk’e göre ve Türk'çe davrandığımız için; Karabağ özgür artık!

Fars rejiminin uyguladığı ve başta Tebriz olmak üzere bütün Güney Azerbaycan genelindeki  zulüm son bulmuş, Azerbaycan toprakları esaretten kurtulmuştur.
Türk’e göre ve Türk'çe davrandığımız için; Güney Azerbaycan özgür artık!

Batı Trakya’da ve Balkanlarda imamını ve ibadethanesini bile kendinisinin seçemediği günler geride kalmış ve huzur içinde dillerine ve dinlerine göre bir yaşam başlamıştır artık.
Türk’e göre ve Türk'çe  davrandığımız için; Batı Trakya ve Balkanlar özgür artık!

En anlamlı sebep ise kuşkusuz Türkiye’dir.Yıllardır süren ihanet şebekesi ve hainlerin baş tacı edildiği, şehitlerimizin kemiklerinin sızlatıldığı ,Andımızın bile çocuklarımıza okutulmasının yasaklandığı günler son bulmuştur.Türk olmanın ve Türk gibi davranmanın provakasyon olduğu, Türk olmayanlar tarafından idare , kandırma, avutma süreci sonlandırılmıştır.Hainler ve Türklük düşmanlarının cezalarının verilmiş olması da ayrı bir mutluluk kaynağıdır.
Türk’e göre ve Türk'çe  davrandığımız için; Türkiye tümden özgür artık!
İşgal yok, esaret yok, sıkıntı yok!!!

Şimdi hakkımız olan bu bayramımızı sukûnet içinde tadını çıkara çıkara, huzurla kutlayalım..
Kurban edilen ve hatta  kurban edildiğini dahi farketmeyenlerin çoğunlukta olduğu Türk'ün Kurban edilme bayramı, mübarek olsun!

Hakan YAVUZ

Beyni uyuşturulmuş birileri ‘yeni düzen’i kutsuyorlar… Efendileri gibi konuşuyorlar!

Kestiğimiz hayvanlar değil, kurban edilen biziz… Biz Müslümanlar!
Hedef biziz.. Hedef bu topraklar! Bu coğrafyadaki halklar!
Batının kanlı bıçağı dayanmış gırtlağımıza!
İçimizden birileri, boynumuzu tutanlar!
İçimizden birileri, batıyla sarmaş dolaş, bizi bize kırdırmakla kalmadılar…
Tüm coğrafyayı kana bulayanların en birinci taşeronu oldular!.. 
Cellâdlarının taşeronu onlar!
Böyle bir zamanda bayram ne ifade eder? 
Kıbrıs Türk’ü için Noel’in anlamı ne?
  1. 1963 yılının ki mesela!
1963 Noel gecesi…
Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve banyo küvetinde 3 çocuk cesedi!..
Hristiyan dünyasının kutsal gecesinde EOKA üyesi Rum çeteler, Türklere karşı katliam başlatmıştı… Ramazan ayıydı… Kıbrıs Türk’ü ‘ kan uykularındaydı…’ Ne bayramı(!) Her yan yastı!
30 yıl önceydi. 27 Eylül’dü, Kurban Bayramı’nın ilk günü. Beyrut’ta Filistinlilerin kaldığı Sabra ve Şatila sığınmacı kamplarında kesif bir kan kokusu! Bayramdan az önce, kara gölgeler…  İsrail ordusunun korumasında çoğu kadın ve çocuk 3000 Filistinli sığınmacıyı katletti! Kalanlar, o andan sonra yaşayan ölülerdi!
*** 
11 Haziran 1992 Bosna’da Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. Ve Yugoslavya adlı, şimdi varolmayan bir ülkenin yurttaşları birbirini kıyasıya öldürdü!.. 3 yıl boyunca 100 binden fazla Müslüman öldü! Arkalarında Azrail gülümsüyordu! Atlantik ötesinden güdümlü!
Afganistan’da bir bayram sabahı! Tarih 16 Aralık 2001…
Pentagon, Afganistan için “Lityumun Suudi Arabistan’ı”demişti! 7 Ekim’de işgâl edildi! Dört bir yandan sarıldı, bombalandı… Mezar-ı Şerif, Kabil, Kandahar kana bulanmıştı!.. İngiliz ve Amerikan özel operasyon birlikleri son sığınakları dağıttı.
11 yıldır Afganistan’da hiçbir bayram bayram değil ki!..
11 Şubat 2003 Irak’ın tecavüze uğramadan önceki son kurban bayramıydı! 20 Mart’ta Irak yerle bir oldu… Ne tapu daireleri kaldı, ne müzeleri… Bir milyon Müslüman katledildi,  iki  milyon Müslüman göç etti. Müslüman maskeli birileri ‘seyretti’!
Bayramları bombalandı Iraklı’nın! Camileri bombalandı, tarihi, kültürü, evi, barkı, çocukları… Namusu, şerefi bombalandı!..
2011; Ramazan ayının sonu!
Trablusgarb düşüyor! Libya kanlar içinde… 6 Kasım 2011 Libya’da bir bayram sabahı! Tuzaklarda linç edilmiş bir liderin memleketi… Batılı çeteler tarafından işgâl edildi. Namusu da şerefi de yok edildi. Kaddafi 20 Ekim’de katledildi. Terör çeteleri başkentteydi.Trablus yerlebirdi… Orada bayram yoktu!..
Ve Suriye! Şimdi o kanıyor! Kurban Bayramı’na kanayarak giriyor! Sadece askerler değil kadınlar çocuklar, yaşlılar, ve köylüler ve memurlar, ve postacılar öl-dü-rü-lü-yor!Kaldırımda kafaları kesilerek, postane binasının çatısından atılarak, kırsalda infaz edilerek, asi nehrine parça parça atılarak! Allah-u Ekber naraları atanlar ALLAH’ı tanımıyor! Anaların gözünde yaş kalmadı. Bayramlarda şehitlikler dolup taşıyor…
Beyni uyuşturulmuş birileri ‘yeni düzen’i kutsuyorlar… Efendileri gibi konuşuyorlar!
Kurban bayramınız mübarek olsun AMA kurban edilen biziz! Biz Müslümanlar!
Batının kanlı bıçağı dayanmış gırtlağımıza!
İçimizden birileri, boynumuzu tutanlar!
Celladlârının taşeronu onlar! Bizler cellada ve taşerona kurban olanlar!
Anlayacaklar sonunda,
Diğerlerini mezhabaya götüren koç da
Aynı bıçağı hissedecek boynunda!
Bayram gibi bayramlar kutlamak için gözümüzü açmak şart..
Çıkarırsak gözümüzdeki kara bezi,
Belki buluruz, nasıl çekeceğimizi, bıçak altından ensemizi!
Her şeye rağmen İYİ BAYRAMLAR!
BANU AVAR
BU ADAM ÜNLÜ PARA BABASI "George Soros" ABD KARŞITI ÜLKELERDE AMERİKA ADINA TURUNCU DEVRİMLER YAPTIRAN BİR ŞEYTAN...
Edoğanı destekleyen başa getiren ve halada destekleyen...
Sizce kimlerdir?
bu soruya vereceğiniz cevap ilk aklınıza gelen ama doğru cevaptır
Yahudi cesaret madalyası verenler kimlerdir?
Birde manevi bir boyutu var.
Münafıklar çok ikna edici konuşurmuş.
2006 yılındaki Washington gezisi sırasında Cüneyt Zapsu’nun "Bu adamı deliğe süpürmeyin kullanın" sözleri
 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Cesur Yayin ! - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Free Blogger Template Design Collection, Blogger Tema